ARICILAR VE DİĞER DOSTLAR İLE BULUŞMA YERİ

arıcılık kitabı-1939 basımı

22/2/2009 ·

1939 basımı bir arıcılık kitabı(Arıcılık Nizamnamesi)
Not : Kitabın tamamını okumak için küçük resmin üzerine tıklayınız

Kimden ARICILIK KİTABI-1939-BASIMI





Başlamışken bir kitap daha yayınlayalım.Bu da Bal Hakkında Güzel vede bilimsel bilgilerin bulunduğu bir kitap. Resmin üzerine tıklayıp yazıları büyütebilirsiniz.Yinede okuyamaz iseniz kendi bilgisayarınıza kopyalayıp istediğinizce büyütün.ben ancak bu kadarını becerebildim.
Kimden bal

Yorum (yok) Yorum yaz!

arıcılık kitabı-1954 basımı

22/2/2009 ·

MÜZELİK TARİHİ BİR ARICILIK KİTABI.Son savaşçı olmak üzere iken kalorifer kazanında ateşin içinden alıp kurtardığım bir eser.Arıcılığımızın nerelerden geldiğini ve nerelere ulaştığını gösteren enfes bir eser.Hoş bazı arıcılarımız hala oralarda kalmış ama büyük çoğunluğu çağı yakalamış durumdalar.
NOT : Arıcılık kitabının tamamını okumak isterseniz resmin üzerine tıklayınız.

ARICILIK KİTABI-1954-BASIMI



Yorum (yok) Yorum yaz!

BALDA MİKROP YAŞAYAMAZ

27/5/2008 ·

HEPSİ BİRER DOĞA HARİKASI OLAN VE HEPSİ BİRBİRİNDEN DEĞERLİ OLAN ARI ÜRÜNLERİ HAKKINDA BİLİM TEKNİK DERGİSİNDE YAYINLANMIŞ OLAN BU ÇOK DEĞERLİ BİLİMSEL ÇALIŞMAYI DEĞERLİ ARICI DOSTLARIMLA PAYLAŞMAK İSTEDİM.İŞTE BALIN VE DİĞER ARI ÜRÜNLERİNİN ŞİFA KAYNAĞI OLDUĞUNUN BİLİMSEL İSPATLARI.
Standart Arı Kovanında Çevresel Kontrol

Bal arıları büyük bir beceriyle sıcaklık ve nemliliği düzenler, kirli havayı aışarı atar. yabancı cisimleri, artık ve Ölüleri kovandan uzaklaştırır ve kendilerine ve besinlerine hücum eden parazit ve zararlı bakterileri kontrol ederler.


Bir arı kolonisi, çatıştıkları yerde yabancı hiç bir cismin bulunmadığı görülmektedir. Fotoğrafta görülen hücreler polen ve balın stok edildiği yarlerdir. Polen arının besininde protein ve yağın, bal da sekerin kaynağıdır. Protein hücrelerini korumak için hücrenin üst beşte biri balla doldurulur ve üstü bal mumuyla kapanır.

İhtiyat besinleri bakteriler gibi parazitlere karşı korumak ise büsbütün başka bir mekanizmaya ihtiyaç gösterir. Arıların yuvalarımla, kuluçka zamanı olan yılın aşağı yukarı on ayında 32 santigrad derecelik bir sıcaklık sürdürmek zorunda olmaları bu problemi bir kat daha güçleştirir. Aynı zamanda daha geniş sınırlar içinde de olsa nemlilik de belli ölçüde tutulmak zorundadır. Arı kolonisinin koruyucu mekanizmaları olmasaydı, bu gibi koşullar, mayaların ve bakterilerin gelişmesine çok elverişli olabilirdi. Bu mekanizmaların incelenmesine bu yüzyılın haslarında girişilmiştir, bu saf besin ve ilaç kanunlarının çıkarılmasıyla aynı zamana düşer. O sıralarda besin maddelerine, tifo ve bulaşıcı hastalıkların muhtemel taşıyıcıları (portörleri) olmaları dolayısıyla çok büyük bir ilgi duyuluyordu. Colorado (BA) Tarım Kolejinden Walter G. Sacket 1919 da bağırsak hastalıklarının muhtemel bir taşıyıcısı olarak balı inceledi. Tifo ve mikrobik dizanteriyi meydana getirecek organizmalar da dahil olmak üzere bala on değişik mikroorganizma karışındı. Aynı zamanda o su içinde eritilmiş bala da aynı bakterileri ilâve etti.
  Sacken saf balda mikroorganizmaların iki gün içinde ve orijinal şeker kapsamının yüzde altmışına kadar sulandırılmış balda ise bir gün içinde öldüklerini gördü. (Sulandırılmamış bal % 82-84 katı maddelerden, çoğun şekerden meydana gelir.) Katıların % 50 den az olduğu eriyiklerde organizmalar daha yavaş ölüyorlardı, fakat % 10 luk bir eriyikte bile onlar birkaç gün içinde ölüyorlardı.
Sackett mikroorganizmaların bal içinde yaşayamamalarını, oldukça hayret edilecek bir şey olarak buldu, özellikle eritilmiş balda. O zaman ancak bu olayın şeker parçacıklarının fiziksel durumuyla ilişkili olabileceğini ileri sürebildi. Daha sonraki incelemeler, bakterileri öldürücü bir mekanizmanın balın içinde düşük bir su miktarı ve yüksek bir osmotik basıncın bulunması niteliğiyle ilişkili olduğunu ortaya çıkardı. Böyle bir ortamda bakteriye! hücre içindeki su miktarıyla baldaki su miktarı arasındaki dengesizlikten meydana gelen osmotik basınç, suyun bakteriye! hücrelerden sızmasına sebep olur. Sonuç bazı bakterilerin ölmesi, ötekilerin de canlı kalmalarına rağmen, büyüyememeleridir. Bundan dolayı bakterilerin sulandırılmamış balda büyüyememelerinin sebebi osmotik basınçtır.
Kısmen sulandırılmış balın daha kuvvetli etkisini meydana getiren mekanizmayı bulmak çok daha uzun sürdü. 1937 de Alman araştırıcıları balın bakteri öldürücü etkisine dikkati çektiler ve ona «inhibine» etki adını verdiler. Bu olayı inceleyen laboratuvar bu etkiyi meydana getiren sebep ne olursa olsun, ısı ve ışığın onu yok ettiğini bildirdi. Bu buluşu başka laboratuvarlar da doğruladılar, böylece «inhibine sayısı» başka bakteri öldürücü eylemler içinde bir ölçü olarak ve balın kalitesini belirlemek için. 1930 lardan bu yana kullanılmaktadır.
1962 de Amerikan Tarım Bakanlığından Jonathan W. White balın içinde glükos oxidace erişiminin bulunduğunu keşfetti ki bu bala işçi arılar tarafından katılmaktaydı. Glükos oxidace balda en fazla bulunan iki şekerden biri olan glükos'u etkiler. (ötekisi levulos. fruktos'un bir şeklidir). Bu süreçte kuvvetli bir bakterisit olan hidrojen peroxid serbest kalır. White'ın buluşu «inhibine» etkinin esasını meydana çıkarmış oldu.
Bundan başka White, glükos oxidace'ın nemlilik derecesi % 19 veya daha az olan adi balda büyük ölçüde etkisiz olduğunu dd ortaya çıkardı. Bal sulu olduğu zaman hidrojen peroksid daha kuvvetli olarak meydana çıkmaktadır. İşte sulu balın bakteri öldürücü etkisinin artması da bundan ileri gelmektedir. (Kolonide «hastabakıcı» arıların kurtçukları besledikleri balın onlar tarafından sulandırılması bu bakımdan çok ilginçtir.)

Glükos oxidacc genellikle böceklerde veya onlarla ilişkili olarak bulunan bir şey değildir. Hatta böcek fizyolojisi üzerine yazılmış ders kitaplarında da ondan söz edilmez. Kendileri İçin besin depolayan (karıncalar, yalnız yaşayan veya yarı sosyal arılar da dahil olmak üzere) böcekler tarafından hu ensimin ne kadar geniş ölçüde kullanıldığını bilmek çok faydalı olacaktır.
   Jelc Royal (arı sütü) denilen ve işçi arıların kafa bezlerinden çıkan ve kurtçukları beslemek için kullanılan zengin kreme benzer madde de antibiotik etkiye rastgelinmiştir. (Kraliçe (bey) arı olacaklar, işçi olacaklara oranla jele royal'den çok daha fazla faydalanırlar. Aradaki fark fecidir, çünkü kraliçeler de işçiler de aynı yumurtadan çıkarlar).



İşçi arıların kovanlarında ki yabancı bir cismi bir cismi dışarıya atmaları. (1) Yabancı bir cisim içeri girer girmez. bir İşçi arı onu yakalar ve genellikle giriş doğrultusunda onu bir miktar İleri götürür. Eğer fazla götüremez de bırakırsa, yerini derhal başka bir işçi arı alır (2). Sonunda yabancı cisim giriş kapısına gelir 3) ve oradan onu kapan bir arı hiç olmazsa kovanın 15 metre uzağına kadar onu götürür ve atar. Eğer bu cisim arının taşıyamayacağı kadar büyükse, arı onu toprak üzerinde birkaç metre çekip orada bırakır.

1959 yılında Murray Blum ve Arthur F. Novak (B. A. Louisiana Üniversitesi) ile Tarım Bakanlığından Stephen Taylor jele royal'ın yağlı bir asit ihtiva ettiğini ve bunun antibiyotik niteliklere sahip olduğunu buldular. Bu antibiyotik karşılaşiığı mikroorganizmalara karşı pennisilin ve Klorotetrasiklin'in etkisine oranla yalnız % 20-25 derecesinde bir etki göstermesine rağmen, gene de bu etki jele royal'e bakterilere karşı oldukça büyük bir korunma yeteneği sağlamaktadır.
Arı kolonisinde bakterileri öldürücü olarak iş gören bir şey de balın doğal olarak asitli olmasıdır. Birçok mikroorganizmalar asit bir ortamdan pek hoşlanmazlar. Bununla beraber bazı mayalar böyle bir onama tahammül edebilirler, bu yüzden balda mayalara rastlanır. Balın yüksek osmotik basıncından dolayı, bu mayalar osmofilik cinstendir, bunun anlamı onların yüksek osmotik basıncı olan bir ortamda yaşayan veya büyüyen bir cinsten olmalarıdır.
Ekmek mayaları, bira veya şarap yapmak için kullanılan mayalar da dahil olmak üzere çoğu mayalar Sacokaromyce cinsindendirler, bunlar içinde % 30 dan fazla şeker bulunan sulu eriyiklerde yaşayamazlar. Zygosaccharomyces'ler cinsinden olan osmofilik mayalar ise, sulu şeker eriyiklerinde büyüyemezler. Onlar yalnız şeker yoğunluğu %66 kadar olan akçaağaç pekmezi gibi ürünlerde gelişirler, şu şartlaki içlerinde aşağı yukarı normal su miktarından (ki bu % 19 dur) fazla su bulunsun.
Tarım Bakanlığının derecelendirme nizamlarına göre A derece balda % 18'6 su bulunacaktır. Arıların tarlalarda çiçeklerden topladıkları bal özünün içinde % 10 İle % 50 arası şeker vardır; geriye kalan kısım tamarniyie sudur. Arılar bal özünü, kovanı ısıtmak ve bal damlatan üzerinden büyük hacimde hava geçirmek suretiyle petek gözlerine konulan balın içindeyi suyu azaltarak olgunlaştırırlar. Ayrıca ev arıları kır arılarından bal özünü aldıktan sonra yeniden işlemeğe başlarlar, ev arıları uzun dilleri ile bu özü yutarlar, tekrar kusarlar, dillerinin ucunda onu bir damla haline getirirler ve tekrar bal midelerine götürürler. Balın arka arkaya defalarca yapılan bu işlenmesi onun içindeki suyu alır ve ona ensimleri ilâve eder.
Gerek arılar ve gerek arıcılar için memnunluk verici bir şey % 19 dan az su ihtiva eder normal bal içinde mayanın bulunması halinde bile onun mayalanmayacağıdır. Canlı kalmalarına rağmen, yüksek esmotik basınç ve suyun bulunmaması mayaların büyümesini engeller. Stok ettikleri balın mayalanması arada sırada anlar için bir problem olur ve daha fazla da kovandan balı alan anemin canını sıkar.
Bal higroskopiktir, yani durdukça havadan nem alır. Saklanan bal kristalize olursa, ki genellikle böyle olur, çünkü o suya doyurulmuş bir şeker eriyiğidir, belirli bir miktar su kristal çekirdckleriyle birleşir. Bu. oran bakımından bütün balda bulunan miktardan daha azdır, bununla beraber kısmen kristalize olan balın sı vı kısmı, balın kristalizasyon başlamadan önce ihtiva ettiği su miktarından daha fazla su ihtiva eder. Kristalize olmayan kısmın nemliliği % 19'un üzerine çıktı mı, osmofilik mayalar büyümeye başlarlar (tabii ısı işlemiyle öldürülmem işlerse) ve mayalanma ortaya çıkar.
Arı sayısı büyük olan kolonilerde yüksek iç sıcaklık fazla nemliliğin dışarı çıkmasına yardım eder. Bütün stoklarını koruyamayan kolonilerde, ya stokların çok fazla ya da arı sayısının çok az olması yüzünden, balda mayanın büyümesinin bir sonucu olarak karbondioksit habbecikleri gözükür. Mayalanan bal gözlerden sızar ve peteğin kenarlarına akar ve orada ise da ha fazla nem kapar. Bu noktada glükos oxidace sistemi bir derece koruma sağlar, fakat esas madde ne de olsa gene sulanmış balın üzerinde görülecektir. Mayalarla üretilen alkol onu asetik asit veya sirkeye dönüştüren acetobakter organizmi tarafından etkilenir. Sirkenin kokusu sineklen, özellikle meyve sineklerini (Drosaphilla) çeker. Bu gibi nadir hallerde an kolonisinin stok ettiği besin, sağlık ve koruma sisteminin çalışmaması yüzünden bozulabilir.
Amerika'da dükkânlarda satılan bal genellikle pastörize edilmiştir ve mayalanmasının önüne geçilmiştir. Bu işlem balı yarım saat süreyle 61'C de veya bir dakika 72'C de ısıtmakla yapılır, veya buna benzer kombinezonlarda. Bu şekilde bir ısıtma glükos oxidace'ı da yok eder; bazı kişiler bunun balı da bozduğu iddiasındadırlar, bununla beraber bu iddia tartışılabilir. Fazla ısıtma tabiatiyle balın lezzet ve kokusuna zarar verebilir.
Arılar pollen stoklarını nasıl korurlar ? Burada da mekanizmalar değişiktir. Biri glükos oxidace sistemidir, bu arıların topladıktan zaman polenlere bal ve çiçek suyu ilâve etmeleriyle iş görür.
1966 da Fransız Hükümetinin Paris dolayındaki arı araştırma istasyonundan Janine Pain ve Jacques Maugenet laktik asit üreten bakterilerin (Lactobasillus) kovanda stok edilen polenleri korumaya hizmet eniklerini meydana çıkarmıştır. Laktik asit polen karışımım doğal bir örtü yapar ve polenin öteki mikrobik organizmler tarafından yok edilmesine karşı koyar. Daha başka bakteriler (Psendomona'Iar) ve adi mayalar (Saccharsmyce'ler) de siok edilmiş pollenlerin içinde bulunur. Psendomona'ların etkisi muhtemelen oksijeni uzaklaştırmak ve poleni Lactobacillus için daha iyi bir ortam haline getirmektir. Maya görünüşe göre poleni parçalamaya yarar ve onun arılar tarafından kullanılmasını kolaylaştırır. Petekteki bal hücreleri ağızlarına kadar dolu oldukları halde, polen ihtiva eden gözler derinliklerinin % 75 veya % 80 inden fazla dolu değildir, ilk baharda kuluçka mevsiminde, polen çok fazla tüketilince, bozulma tehlikesi azdır, çünkü ürün daima çabukça yenilenir. Kıştan ilkbahar için stok edilen polene gelince, daha uzun süre stokta kalacağı için bunu daha başka bir şekilde korumak gerekir, o zaman da üstleri bal ve sonra da balmumu kapatılır. İşte pollen gözlerinin tam doldurulmamalarının sebebi de budur. Bal ve üzerine gelen balmumu kapak pollen gözünü kirlenmekten ve bakterilerin bozmasından korur.
Başka koruyucu bir tedbir de arıların pollen ve balı renklerine göre stok etmeleridir: belirli bir gözde belirli bir renkte bal veya polen bulunur. (Kovanın içi karanlık olduğuna göre değişik renkli polenlerin ve balların. değişik kokulan olması gerekir ki, buna dayanarak anlar onları ayırabilsinler). Değişik kaynaklardan elde edilen besinin bu şekilde ayrı tutulması, herhangi bir kaynaktan sağlanan besinin bozuk veya kötü kaliteli olması halinde, koloniyi bütün besinin bozulmasından korumaya hizmet eder.



Arıların çalışma sahası 6 milimetreden fazla ve 9 milimetreden az olur. Daha büyük yerler petekle doldurulur, daha küçükler de arı reçinası denilen verniğe benzeyen bir maddeyle tıkanır (sağda altta), bu madde mikroorganizmlerinin girebileceği delik ve çatlakları da tıkar.

Arıların renkleri ayırt edebilme yeteneğinden tamamiyle faydalanamayan arıcılar arı kolonisinin sağlık sisteminin kötü çalışmasına istemedikleri halde katkıda bulunabilirler. Birçok kovanlı bir bal üretim merkezinde koloniler birbirinden 40-60 santimetre uzaklıkta bulunabilir, halbuki bu doğada bulunan bir durum değildir. Kovanına dönen bir arı bu yüzden yanlış bir kovana girebilir. Genellikle böyle bir arı kovanın asıl sakinleri tarafından kabul edilir, özellikle o çiçek suyu veya pollcnlc yükle olarak gelirse. Eğer yolunu şaşıran arı ve temizleme hizmetinde çalışan bir işçi ise, örneğin ölü bir kurtçuğu veya arıyı kendi kovanından dışarı almışsa, böceği öldüren hastalığı da bu yanlış girdiği kovana getirebilir, özel bir arı hastalığının, bakteriler tarafından yayılan bir kurtçuk hastalığının, bu yüzden yayıldığı sanılmaktadır. Sağlık sisteminin esaslı bir prensibinin arıların kendi kovanlarını tanımaları olduğu için, arıcılar kovanları değişik renklerle boyamalı ve küçük ağaçlar gibi işaretlerle donatarak arıların kendi kovanlarını kolayca bulmalarını sağlamalıdır.
Bir parça ot veya saman tam kovanın kapağı altına konulursa, giriş noktasını gözetleyen bir gözlemci, bir arının bu cismi beş dakika içinde dışarı taşıdığını görür. Eğer cisim arının onunla beraber uçabileceği kadar hafifse, arı onu yere atmadan önce 15 metre kadar götürecektir. Eğer cisim uçarak götürülemeyecek kadar ağırsa, arı onu kovanın girişinden hiç olmazsa birkaç metre yerde çekerek götürecektir.
Eğer özel camdan yapılmış bir gözetleme kovanında bu işlem gözlenirse, arıların çok ilginç bir davranışı meydana çıkar. Genellikle kovanda yabancı cismin ilk farkına varan arı onu alıp dışarıya atan arı değildir. Bir laboratuvar egzersizinin bir parçası olarak bunu yapan Coraell Üniversitesindeki öğrenciler beş anlık bir grubun (ortalaması üçtür) bir tek parça çöpün dışarı atılmasında iş birliği yaptıklarını gözlemişlerdir, yabancı cismin atıldığı yerin kovanın girişinden uzaklığı nadiren 30 santimetreden fazla olmamasına rağmen. Genellikle her defasında bir arı cismi yakalamakta ve sürüklemektedir. Aslında bir işçi onu girişten dışarı çıkarır, zira girişin nerede olduğunu bütün arılar bilmeyebilirler.
Bir koloninin temizlenme sisteminde çöp uzaklaştırma hareketinde üç nokta göze çarpar: Birincisi, bir kovandaki arıların çoğu yabancı bir cisme karşı çok çabuk harekete geçerler; böyle bir şeyle karşılaşan bir arı onu çalışmakta olduğu yerden en aşağı bir miktar uzağa taşıyacaktır. İkincisi işçi anların acil görevlere öncelik tanıdıklarıdır, yabancı bir cismen uzaklaştırılması gibi. Bir an başka bir görevle meşgul olsa bile, bir an içinde işini bırakıp bu acil kurumu ele alacaktır. Bu olay toplum için kovanın bir tehlike ile karşılaştığı zamanlarda çok büyük bir önem taşır, özellikle bekçiler savunucular ve vantilatör görevini görenler v.b. için büyük bir ihtiyaç duyulduğu anlarda. Üçüncü olarak, yabancı cisimler yalnız kovandan dışarı atılmakla kalmaz; ondan oldukça uzağa götürülür ki bulaşıcı bir hastalık tehlikesi söz konusu ise kovan böylece onun kötü etkisinden kurtulmuş olur.
Arıların daha başka bir sağlık mekanizması vardır ki bu çam ve kavak ağaçlarından topladıktarı çam sakızı ve reçina ile sağlanır. Arıcıların arı reçinası (propolis) adım verdikleri bu madde kovam birçok bakımdan korumaya yarar. Reçinanın içinde bakterileri öldüren ve onları uzak tutan bir madde vardır. Buna ek olarak arı reçinası arılar tarafında tehlike doğuracak yüzeyleri ve cisimlerin üstlerini kapamak için de kullanılır.
Bitki reçinaları, lastik gibi esnek ve yapışıcı olduklarından arılar tarafından pek kolay toplanamazlar. Aynı zamanda kır arılarından kovana getirdikleri bu arı reçinasının kovan anlarınca alınması da esaslı bir faaliyettir. Kır arısı an reçinasını çene, alt çene ve bacaklarını kullanarak arka bacaklanndaki polen sepetlerine doldurulur. Kovanda kır arısı peteğe veya kovanın bir kısmına tutunarak birkaç ev arısının arı reçinasını uzun iplikler halinde polen sepetlerinden çekmesine müsaade eder. Kovandaki hava ile temasa gelen arı reçinası kurur ve sert bir yüzey meydana getirir.
Kovana giren büyük böcekler veya küçük hayvanlar (ya yanlışlıkla ya da besin aramak için) genellikle arılar tarafından öldürülürler. Bu gibi cisimler arıların dışarıya alamayacakları kadar büyük olduğundan, onlar reçina ile sarılır. Arıcıların «mumyalanmış» yabana hayvan ve böcekleri kovam açtıktan zaman içinde buldukları pek nadir değildir. An reçina tabakası genellikle en az bir buçuk milimetre kalınlığındadır, kokuyu almaya ve ölü hayvanı uzaklaştırmaya hizmet eder.
İnsan, üstü düzeltilmiş bir odun parçası gibi kaba bir cismi kovanın içine koyarsa, anlar onu da arı reçinasıyla örerler ve böylece ona düz bir yüzey verirler. Arı reçinası aynı zamanda kovan duvarlarındaki çatlakları onarmak için de kullanılır
Arılar petekler etrafında ve arasında çalışma ve yürüme yeri olarak kullandıktan koridorlar gibi asıl çalışma yeri olmak için çok küçük olacak yerleri de bu reçina ite kapatırlar. Arıların çalışma alanları 6-9 milimetre kadar geniştir; bundan daha geniş olan her yerden petek yapılmak üzere faydalanılır ve bundan küçük olan yerler de arı reçinası ile kapatılır.
İnsan an reçinasının yalnız bakterileri, küf ve küçük böcekleri barındıracak çatlak ve oyukları kapatmak ve doldurmak için kullanıldığını tahmin eder. Fakat arıların doğal barınağının içi boş bir ağaç kovuğu olduğu düşünülürse, o zaman reçinanın yuvayı nasıl korumaya ve içinde yanaşacak rahat bir yer yapmaya yaradığım daha iyi anlar. Hatta arı reçinası kovanının içini suya karşı koruduğu da düşünülebilir. Arılar genellikle yuvalarını kururken kuru bir yer seçerler, bununla beraber sonradan nemlenen yuvalarını bıraktıktan da görülmüştür.
Bir işçi arının yazın ömrü altı hafta kadardır. Bundan dolayı bir kolonide ölen arıların toplamı, çok çalışılan mevsimin her gününde binden fazladır. Fakat eğer bir koloninin girişinin yakınlarındaki yerler incelenirse, genellikle günde birkaç tane yeni ölmüş arıdan fazlası pek bulunmaz. Birçok hallerde işçi arılar kırlarda ölürler. Yaşlanınca onlar emekli olmaz veya faaliyetlerini azaltmazlar, ölünceye kadar çalışırlar ve sonra ölürler. Laboratuvarda yapılan incelemeler yaşlı arıların değişik birçok hastalıklar seçtiklerini göstermiştir, bunlardan çoğu da bulaşıcıdır. Böyle büyük sayıda kovanın dışında ölmeleri gerçeği kovana ait başka bir savunma mekanizması olduğu hissini vermektedir.



Renge göre depolama da arıların koruyucu mekanizmalarından biridir. Belirli bir hücre belirti bir renkte polen ve balla doldurulur. Burada depolanmış polen gözükmektedir. Bunun sebebi özel bir kaynaktan elde edilen besinin bozuk olması halinde onun ayrılabilmesini sağlamaktır. Bir kovanın İçerisi genellikle karanlık olduğundan, arılar bunları kokularından ayırt edebilmektedirler.

Eğer bir arı kovanda ölürse, ölüsü yabancı bir cisim gibi işlem görür, işçiler onu giriş kapısına götürürler ve onunla beraber uçan işçi onu yere bırakmadan önce epey uzaklara götürür.
Arıların eğilimi; kovanın girişi yanındaki yerleri temiz tutmak değil (girişin yere yakın olması halinde, girişin etrafındaki alanı da temizlik faaliyetleri içme almalarına rağmen), işlerin kovanın yakınındaki yeri kirletmeyecek şekilde yönetmektir.
Bir koloninin sağlık programında havalandırmanın da önemli bir rolü vardır. Arılar hem kovanı serinlendirmek için hem de büyük ölçüde çiçek suyu topladıkları ve dışarıda kalan damlacıkların suyunun buharlaşarak tam nemlilikte bir bal meydana getirebilmeleri için havalandırırlar. Aynı havalandırma sistemi muhtemelen kovanı dumandan veya havadaki kirlilikten kurtarmak için de kullanılmaktadır, tabii bu hava kirliliği yalnız kovanın içinde olursa.
Sıcak bir günde arıların kovanlarını havalandırdıkları kolayca görülebilir. Giriş arılarla dolar, onlar zemin tahtasına ayaklarıyla sıkıca basarlar ve kanatlarıyla kovanı yelpazelerler. Standart bir kovanda hava girişin bir tarafından girip öteki tarafından çıkmaya zorlanır. Kovanın içindeki ekstra yelpazeciler de havayı dört bir tarafa sürerler. Bu maksat için kovana açılan ufak bir delikten içeriye biraz duman üflense, biraz sonra onun girişten veya başka bir taraftan arıların bir tepkisi olarak dışarı atıldığını pek güzel görmek kabildir.
Koloninin temizliğine büyük bir katkı da arıların hiç bir surette dışkılarını kovanın içinde bırakmamalarıdır. Onlar bunu yalnız uçarken ve kovandan oldukça uzakta yaparlar. Bu bakımdan kışın arıların dışarıya çıkamadıkları çok soğuk günlerde bu bir problem olabilir. Eğer arılar çok uzun zaman içeride kalmak zorunda olurlarsa, bir arı dışkısını kovanda yapmak zorunda kalır. Aradan çok geçmeden öteki arılar da aynı şeyi yaparlar ve birkaç saat içinde kovanın sosyal nizamı altüst olur. Böyle bir durumda bir iki gün içinde kovan yok olur, gider. Bu bakımdan bir bal arı kolonisinin yaşayabilmesi için kışın bir sıcak güne biç olmazsa yarım saatlik bir sıcak gün parçasına ihtiyaç vardır.
Kraliçe (bey) arının dışkısının ne olduğu halâ çözülememiş bir sorudur. Kraliçe yalnız 6-12 günlükken ve çiftleşmek için dışarı uçar; bazı nadir hallerde arıları yeni bir yuvaya götürmek için de onlara eşlik eder. işçi arıların kraliçenin dışkısını da yabancı cisimler gibi dışarı taşıyıp attıkları muhtemeldir. Yalnız benim bilgime göre şimdiye kadar hiç kimse ne kraliçenin dışkıladığını, ne de bunu dışarıya atan bir işçi arıyı görmüş değildir.
Sözlerimle arıların hiç bir önemli hastalık problemi olmadıktan izlenimini yaratmak istemem. Bal arıları bakteri, mantar, virüs ve tek hücreli hayvanların meydana getirdikleri birçok hastalıklara yakalanırlar, aynı zamanda bazı bulaşık hastalıklara da tutulurlar.
Kirli su bazan bir hastalık kaynağı olabilir. Arılar sularını en yakın kaynaklardan toplarlar. Eğer su durmuş ve kirlenmişse, tek tek anlar da hastalıklara sebep olur ve aynı zamanda bu, bütün bir kovana geçebilir. Onlar bazan havalandırma sistemini takviye etmek için kovanda da su damlacıkları bırakırlar.
Arı hastalıkları çok esaslı surette incelenmiş ve onları kontrol altına almak için yöntemler geliştirilmiştir. Bazı metotlar ötekilere oranla daha elverişlidir. İnsanlar arı hastalıklarını, kovanları sık sık koloniler halinde yerleştirmek suretiyle arttırmışlardır. Buna rağmen bu sık kolonilerde de zamanında ve uygun tedbir almak suretiyle hastalıkların önüne geçmek kabildir. Anların metotları koloninin sağlığına büyük bir katkıdır. Bal arısı kendisini. yuvasını ve stok ettiği besini, yağmacıların, parazit ve mikroorganizmaların hücum ve zararlarına karşı korumak için iyi metotlar geliştiren hayvanlara bir örnektir.

ROGER A. MORSE

Kaynak: Bilim Teknik, Şubat 1973

Yorum (yok) Yorum yaz!

bitkilerde bulunan maddeler

27/5/2008 ·

 

TIBBÎ BİTKİLERİN KİMYEVÎ TERKİPLERİ

Tıbbî bitkilerin bünyelerinde birçok kimyevî terkip bulunur. Bu terkipler, türlü yollarla insan ve hayvan organizmasının hayatî gelişmesindeki seyrine tesir edebilirler. Kimyasal yollarla şimdiye kadar sentez edilen maddeler, bu maddelerden bazılarının te'siri üzerine bir üstünlük kuramamıştır. Bu bitkilerin devaî te'sirlerini ta'yin etmenin büyük bir önemi vardır. Muhtevalarına göre bu bitkilerde aşağıdaki grup bileşimleri vardır:

Alkaloidler

Bunların büyük bir kısmı bileşimler olup azot ve oksijen ihtiva ederler. Bit-kilerde organik asidler, türlü tuzlar şeklinde (elma, limon, oksal, kehribar vs.) bulunur. Alkaloidler, bazı tür bitkilerde kendilerine has asidlerle bağlantılı bulunurlar. Akonitli olarak aconitum türlerinde, yılan sütü (Chelidonium majus L.) ve beyaz çöplemede (Veratrum album L.) kelidonlu, haşhaş (Papaver somni-ferum L) da mekonlu, kinin ağacında (Cinchona succirubra Pav.) kabuklarında kininli vs. bulunurlar. Seyrek dahi olsa kükürt, fosfor vs. gibi inorganik asidlere de rastlanır.

Şimdiye kadar bilinen alkaloid türleri 900'ün üzerindedir. Bitkilerin yaşamı üzerindeki rolleri henüz anlaşılamamıştır. Her ihtimale karşı onların bitki organizması üzerindeki biyolojik ehemmiyeti büyüktür. Bitki yaralandığında veya hastalandığında alkaloid miktarının hızla arttığı bir hakikattır. En yüksek alkaloid miktarı; bitkilerin yaprak ve köklerinde, en azı da bitki kabuklarında, tohum ve saplarında bulunur. Alkaloidlerin hemen hepsinde acı, yakıcı bir tat vardır ve kokusuzdurlar.

Bitkilerde alkaloid miktarı muhteliftir. Bu da bitkilerin botanik türünden, coğrafi vus'atından, iklim şartlarından, sene içerisindeki durumundan, kültür yetiştirilmesinden, inkişaf safhası ve yaşından, toplama ve kurutma usullerinden, kuruduktan sonraki muhafaza tarzından ileri gelmektedir. Alkaloidlerin çokluğu ve mürekkep kimyasal terkipleri haiz olması dolayısıyla zor olsa dahi, birçok gruplara ayırmak mümkün olur. Bunlardan sadece mühim olanlarından bazıları; Piperidin, Piridin ve Tetrahidropiridin alkaloidleridir. Konin, baldıranda (Conium maculatum L); Lobelini, lobelia bitkisinde; Arekolin, areka palmiyesinde (Areca catechu L); Risinin, keneotu tohumlarında (Ricinus comminis L); Piperin, karabiber (Piper nigrum L.) tohumlarında; Trigonelin, buyotu-çemenotu tohumlarında (Trigonella foenum-grecum L.) bulunur.

Bisiklik bileşimler, piridon ve kesif olmayan pirolidin ve piperidin çekirdek (nüve)lerini ihtiva eden bileşimlerdir. Nikotin, tütünde (Nicotina tabacum L.) Anabazin, anabasis (Anabasis aphilta L) bitkisinde bulunur.

Teksif edilmiş pirolidin ve piperidin ihtiva eden çekirdekli bisiklik bileşimler; Propan mahsulü alkaloidler, Atropin -güzelavrat otu, (Atropa belladonna L);

Tatula (Datura astramonium L); Banotu, gavur haşhaşı (Hyoscyamus niger L) vs. ihtiva eder. Kiosiamin ve skopolamin - Scopolia atroponides L, tatula ve banotu vs.de muhtevidir. kokain - kuka (Erythroylon coca Lam. L.) - tohumları ihtiva eder. Peletierin - nar ağacında (Punica granaîum L.) - bulunur. Genista tinctoria L. boyaca katırtırnağı bitkisi muhtevasına spartein, lupinin ve genistein alkaloidleri de dahildir.

Yüksüklü hinolin alkaloidler; Sinkonin ve kinin - kinin (Cinchona suceirobra Pav.) ağacında bulunur.

Fenantren mahsulü alkaloidler; Haşhaş (Papaver somfilerum L.) bitkisinden elde edilen afyon alkaloidleri, morfin, kodein ve tabain dahil olup heiidon, oksihelidon ve metoksihelidonin, yılan sütü (Chetidonium majus L.) bitkisindeki terkipleri ihtiva eder.

İzokinolin mahsulü alkaloidler; Papaverin -haşhaş muhtevasında - Narko-tinde - haşhaş da - bulunur. Hidrastin - (Hydrastis canadensis L) bitkisinde bulunur. Saisolin - (Salsola richter L.) bitkisi - muhtevasında bulunur.

Düzohinolin mahsulü alkaloidler; Berberin (Hydrastis canedensis L), kadın tuzluğu (Berberis vulgaris L.) bitkileri muhtevasında bulunduğu gibi başka bitkilerde de bulunur. Kurare alkaloidi Stry - (Chnos cinsleri bitkilerinde ve Chondrodendron tomentosun L.) bitkisinde de bulunur. Delsemin ve melitin buna dahildir ve Delphinium semibarbatum L. bitkisinde bulunur. Elatin - Delphinium elatum L. ve kondelfin - Delphinium confusum L. bitkileri de dahildir.

İndol mahsulü alkaloidler; Harmin - reganum harmala L bitkisi muhtevasında, Yohimbin - Corynanthe yohimbe L. bitkisinde bulunur. Rezerpin Rauwolfia serpentina L. bitkisi muhtevasında, Ezerin - Physostigma venenosum Ralf de bulunur. Striknin (Strychnos nos nux vomica L) ve Strychnos türterinde bu-lunur.

Çavdar mahmuzu alkaloidleri, Ergometrin, ergotamin ve ergotoksin çavdar mahmuzu (Claviceps purpurea Tulasne) muhtevasında bulunur.

İmidasol red alkaloidleri; Pilokarpin (Pilocarpus jaborandi L) bitkisi muhtevasındandır.

Purin red alkaloidler; Kafein - kahve ağacı (Coffea arabica L.) tohumlarında (çekirdeklerinde) bulunur. Teobromin - kakao ağacı - (Theobroma cacao L) çekirdeklerinde bulunur.

Pirolizidin mahsulü alkaloidler; Platifilin - Senecio platyphyllus (M.B.) D.S. muhtevasında bulunur.

Tporolon mahsulü alkaloidler; Kolşisin ve kolhamin - sonbahar çiğdeminde (Colchiucum automnale L.) - bulunur.

Sterinli alkaloidler; Solanin ve solanidin - Solanum - S. tuberosum L, S. nigrum L. ve diğer türlerinde bulunur. Akonitin - (Aconitum automnale L) bitki-sı bulunur.

Veratrum türlerindeki alkaloidler, Varatrin, varitridin ve sevadindir.

Bünyeleri tespit edilmeyen alkaloidler, bunlara Alsonia, Aristohochia, Gelsemium ve başkaları dahildir.

Tababette alkaloidler muhtelif hastalıklara karşı, çoğunlukla küçük dozlar halinde kullanılır.

Glikozidler

Glikozidler, bitkilerin terkibinde geniş ölçüde bulunurlar. Acı ve yakıcı tadı ile glikozidler, muhtemelen geviş getiren hayvanlardan korunmayı temin için olduğu gibi, birçok biokimya olaylarını tanzimde de rol oynamaktadır. Glikozidler, bitkinin bütün aksamında bulunurlar. Heksosları tebdil ederek ve en çok yarı asetat - OH türü şeker grupları ve bazı OH grup bileşimleri (alkoller, fenoller, aldehitler vs.) ile birleşerek, yedek (insülin, nişasta) ve iskelet (selüloz) bulundururlar. Glikozid molekülleri karbon, hidrojen ve oksijenden hâriç azot ve kükürt de ihtiva ederler. İsimlerini de, bulundukları şekerlerden alırlar. Glikozidden türeyen glikozidler, galaktozdan - glaktozidler, fruktozdan - fruktozidler, ribozadan - ribozidler denir. Glikozidlerin mühim bir kısmı renksiz kristal maddeler olup suda erirler. Bunlardan az bir kısmı (antosianlar) renklidir. Glokozidler sulandırılmış asidler ile ıslatıldığında, nemlendiğinde ve ultraviole ışınları ve fermentlerin tesiri altında şeker ve aglikon parçalarına ayrılırlar. Bunlardan özellikle aglikon ihtiva edenler tıbbî içeriklidirler. Glikozidler aglikonların kimyasal yapıları itibariyle birkaç gruba ayrılırlar. Bu gruplardan mühim olanlarından bazıları şunlardır:

Siyan ihtiva eden grup glikozidleri; Amigdalin - taflan, karayemiş (Laurocerasus officinalis Roem.) muhtevasında, acıbadem (Amigdalus communis L.) ve step vişnesi (Cerasus fruticosa Pall.) G. Woran) bitkileri muhtevasında bulunur.

Kükürt ihtiva eden glikozidler; Sinigrin - Siyah hardal (Brassica nigra L.) Koch (Sinapis nigra L) ihtiva eder ve Sinalbin - beyaz hardal (Sinapis alba L.) da bulunur.

Fenol karakterinde glikozidler; Arbutin - ayı üzümü (Arctostaphylos uva-ursi (L.) spreng) muhtevasında, Salisin - Söğüt ağacı (Salix alba L), kavak ağacı (Populus nigra L) ve titrek kavak (Populus tremula L.) muhtevasında bulunur.

Antrakinon glikozidleri; Digitalis glikozidleri; purpurea glikozid A ve B, digilanid A, B ve C, ilk ikisi kırmızı yüksükotu (Ditalis purpurea L.) diğer üçünü -yünlü yüksükotu (Digitalis lanata Ehrh) ihtiva eder.

Strafantus türleri glikozidleri; Uabain - Acokanthera ouabaio L; muhtevasında K- strofantin - Stropnathus kombe Oliv; muhtevasında G- Strophanthus gratus L. Franch da bulunur; Periplosin - Periploca graeca L. muhtevasında bulunur.

İnci çiçeği (Convallaria majalis L) glikozidleri; Konvalamarin, konvalarin, konvalatoksindir.

Dağ çiçeği (Abonis vernalis L.) glikozidleri - Adonidin.

Ada soğanı (Scilla maritima L.) glikozidleri - silaren A ve silaren B.

Bazı bitki muhtevasında glikozid karakterinde başka maddeler bulunmak-ta ise de izole edilmelerinin zorluğu karşısında, bunlar incelenememiştirler. Bu-na rağmen bu maddeleri ihtiva eden bitkiler halk tababetinde kullanılmaktadırlar. Bunlar kuş hüvezi, mürver ağacı, ıhlamur glikozidleridir. Tıp pratiğinde, kal-bi etkileyici glikozidler ihtiva eden bitkiler, büyük önem taşırlar.

Saponinler (Sabunsu)

Saponinler mürekkep yapıda glikozidlerdir. Saponinler, yağlar reçineler, eterik yağlar, nadiren alkoloidlerle birlikte bulunur. Saponin molekül muhtevasında azot ve kükürt yoktur. Bitkilerin organizması üzerindeki önemi tespit edilememiştir. Vazifesi yedek madde olarak ve ot yiyen hayvanlara karşı bazı koruyucu rolü olmakta olduğu tahmin edilmektedir. Suda sabun gibi köpürdüğünden bu ad verilmiştir. Saf vaziyette kristal değildir, bunlardan pek çoğu kolayca suda erirler. Ekşi veya neutral reaksiyonu vardır. Sulandırılmış asidler tesiriyle şeker ve aglikon kısımlarına ayrılırlar, bunlara sapojenin denir. Bunlar kolan ve-ya politerpenler grubuna dahildirler. Kanı hemolize etme hassasına maliktirler. Kanı hemolize ettiği şununla izah edilir. Kırmızı kan hücre tabakaları, saponinin dokunmasıyla hemen parçalanır ve muhtevasındaki hemoglobin, kan serumuna geçer, bunun neticesi kan kırmızı olur. Bu hassalarından dolayı saponinler damardan verilmez, ağızdan alındığında zararsızdırlar. Bu hal her ihtimale karşı, bağırsaklar tarafından emilmesi sırasında hidrolize edilmesinden ileri gelmektedir. Fakat saponinler kanlarında devamlı hararet taşımayan hayvanlar - balıklar, suda ve karada yaşayanlar, sürüngenler- için zehirlidirler. Beraberin-de organik ve inorganik maddeler taşıdığından izole edilmesi güçtür. Bundan başka teneffüs edildiğinde burun ve boğazı tahriş eder, aksırma ve salgı çıkmasına sebep olur, ağızdan alındığında salgı bezlerini tahriş eder ve balgam çıkmasına te'sir eder. Bunların bazılarında idrar söktürücü özellik de vardır.

Saponinler, yağ, karbonhidrat ve diğer maddelerin organizma tarafından emilmesine yardım ederler. Bunların bazılarında tansiyon düşürücü veya maddelerle reaksiyona girme özelliği gösterirler, organizmayı takviye ettiklerinden dolayı da tedavi pratiğinde çokça kullanılırlar.

Vitaminler

Vitaminler türlü kimyasal terkiple organik maddelerdir. İnsan ve hayvan hayatında mühim rol oynarlar. Vitaminler kendi başlarına enerji kaynağı değillerdir, fakat birçok biyolojik olay üzerinde katalize te'sir yaparlar. Yeterli miktarda vitamin alınmaması, organizmanın müdafaasını zorlaştırırve hipovitamin veya avi-taminoz denilen hastalıklar başgösterir. Fakat çok miktarda alındığında da başka hastalık hallerine, hipervitaminoz denilen hastalıklara sebeb olurlar.

Vitaminler, bitkilerin yapraklarında teşekkül ederler ve buradan da bitkinin bütün aksamına yayılırlar. Bu zamana kadar vitaminlerin bitki organizmaları üzerinde rol ve emniyeti, tam olarak tespit edilememiştir. Bunlardan bazılarının ferment karışımlarına aktif grup halinde girdikleri, diğerlerinin de asitleşme olaylarında mühim bağlantı rolünü oynadıkları bilinmektedir. Vitamin miktarının çoğalma veya azalması halinde, bitkinin hayat faaliyetinde bozukluk görülmesi ilgi çekicidir. Vitaminlerden bazıları esas veya asid karakterinde, bazıları da neutraldır. Bunlardan ekserisi suda erirler. - B grubundan vitaminler C, K, PP, P, -diğerleri de yağlarda eriyen A, D, E, K, F, vitaminleridir.

Bitkilerin organizmasında daha pek çok vitamin özelliğinde maddeler vardır. Pantotin asidi, para - aminobenzoen asidi ve foli asidi, kolin, monozitol vs. gibi. Bunlardan pekçokları büyüme faktörleridirler.

Enzimler veya Fermentler

Bitki muhtevasındaki bütün fermentler, albüminli maddeler veya albüminli karışımlar olup bunlara, apoferment, albüminsiz kısımlara - koferment denir. Türlü kimyevi maddeler ve albüminleri dibe çöktürürler, esas ve asid konsantreler ferment faaliyetini alıkoyarlar. Tâ ki ultraviole, röntgen şuaları, beta ve gama ışınları onları tahrip edinceye kadar mani olurlar. Fermentin meydana gele-bilmesi için en müsait hararet 40-50° ısı derecesidir. Ferment faaliyeti, hararet te'sirinden başka hidrojen iyon (pH vasatında, en elverişlisi pH 5-7) konsentrasyonu, basınç çevresi, başka kimyevi maddelerin vs. mevcudiyetine bağlıdır. Lipaz fermentinden başka bütün fermentler suda erirler. Fermentler iki gruba ayrılırlar: Hidrolitikler (hidrolizler) ve asidleyici - canlılığı iade edici (desmolazlar)dır. Yalnız fermentlere has olan, reaksiyonlara karışanlarda hiçbir değişikliğe meydan vermezler. Bundan maada reaksiyon neticesi teşekkül eden madde, muayyen konsertrasyona ulaştığında, ferment faali-yeti durur. Bu suretle canlı hücreler, maddelerin mübadelesi neticesinde elde edilen zararlı ürünlerin faaliyetinden korunmuş olurlar.

Bitkisel fermentlerin, insan ve hayvan yiyecekleri üzerinde olduğu gibi, kendi organizmasındaki ferment sentezinde de büyük rolü vardır.

Eterik Yağlar

Bu zamana kadar 2500'ün üzerinde eterik yağ ihtiva eden bitki keşfedilmiştir. Bunların ekserisi hoş kokuludur. Eterik yağ bir yandan böcekleri celp ederek çiçeklerin aşılanmasını gerçekleştirir, diğer yandan da bitkileri güneşin kızgınlığından korumak maksadıyla havada buharlaşarak güneş ışınlarını dağıtırlar. Bazı hallerde, eterik yağlar zararlı kemiricilerden, böceklerden, hastalık getiren bakterilerden koruyucu vazifesini de görürler.

Eterik yağlar kimya bakımından organik heterosiklik, hidroaromatlı ve kokulu bileşimlerdir. Tıpkı yağ bileşimlerinde olduğu gibi. Eterik yağlar karbonhidratlar, azot ve kükürt asidleri, fenoller, aldehitler, ketonlar, alkoller, karbonlu asidler, esterler ve özellikle terpenler (mono -seski; dipoliterpenler)den ibaret olduğu gibi, onların hoş kokularına sebep olan oksijen bileşimleridir. Bunların bitkilerdeki şekli henüz izah edilememiştir. İnsanlar tarafından dahilen alınırlar, böbrekler ve akciğerler, safra ve bağırsaklar tarafından ayrılırlar. Bunlardan bazıları özellikle sinirleri sakinleştirici, ağrıları dindirici, solucan düşürücü, mikroplara karşı, cildi tahriş edici vs. olarak te'sir gösterirler.

Fitonsidler

Fitonsidler uçucu eterik yağ kolundan (yalnız birkaçı uçucu değildir.) olup mikropları öldürücü görevdedirler. Hemen hemen bütün bitki muhtevasında, türlü kimyasal terkiplerde bulunurlar. Fitonsid tesirde olanlar soğan, sarımsak, yabani turp-hiren (Armoracia rasticana L.) Lam., çam uçları, limon, civanperçemi vs. bitkilerdir. Fitonsidler birkaç dakika içerisinde verem, difteri, tifo ve diğer hastalığa neden olan şeyleri öldürebilir özelliktedir. Bunlar plasmud veya bakterilerden ileri gelen bazı sindirim bozukluklarında iltihaplı hastalıklarda ve hastalarda iyi te'sirler gösterirler.

Yağlı Maddeler

Yağlar bitkiler için besleyici yedek maddelerdir. Kimyasal terkip bakımından yük-sek yağ asidli gliserid esterleri (genellikle olein, seterain ve palmin) teşkil ederler. Bitkilerin protoplazma hallerinde bulunurlar. İnsan organizması tarafından alınan yağlar bağırsaklarda çözülür, mide arkası bezlerden ayrılan lipaz fermenti te'siriyle sabunla-şırlar ve bunun neticesinde gliserin ve yağ asidleri elde edilir. Yağlar insan cildi tarafından kolaylıkla emildiğinden, çoğu merhemlerin karışımında yer alırlar.

Fosfatidler veya Lipidler

Fosfatidler umumiyetle bitkilerin tohumlarında bulunurlar. Bunlar hücrelerde, gıda tüketiminde çok lazımdır. Protoplazmalar bunlarsız iş görmezler. Kimyasal bakımdan tıpkı gliserin esterleri gibidirler, fakat bunların terkibinde mühim yağ asidin-den başka fosfor asidi de bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı bazı aminalkoller ile de etkileşim içindedirler. Tedavi pratiğinde kuvvetlendirici araç olarak kullanılırlar.

Mumlar

Mumlar bitkileri korumakla vazifelidirler. Genellikle bitkilerin sap, yaprak ve meyvelerin dış yüzlerinde bulunurlar. Bir valentli alkoller ile asidlerin esterlerini teşkil ederler. Bitkisel mumlar, serbest yağ asidleri, alkoller ve hidrohidratlar ihtiva ederler. Bunlardan çeşitli yağlı ilaçlar, pomadlar, plaster vs. imalinde istifade edilir.

Karbonhidratlar

Bitkilerde fotosentez meydana gelir. Bu da monosakkaritler (basit şekerler) ve polisakkaritler olarak ikiye ayrılırlar. Monosakkaritler büyük moleküllü alkoller (oksialdehitler veya aksiketonlar)ın karbonlaşmış veya oksi bileşimleridir. Monosakkaritler glikoz ve fruktozlardır.

Polisakkaritler iki gruba ayrılır: Şekere benzeyenler (bileşim şekerler) ve şekere benzemeyenler.

Şekere benzer polisakkaritler, mesela sakkaroz, maltoz, rafinoz vs. olup bir-çok bitkilerin usaresinde az veya çok miktarda bulunurlar. Şekere benzer polisakkarinler grubunu insülin, selüloz, lignin, pektin ve de nişastada, bitkisel reçine ve zamklar, bitkisel helmeler teşkil eder. Bunlardan halk arasında çok kullanılanı nişastadır. Bu da cilt iltihaplarında, ishalde yuvarlak ve yassı hap imalinde vs. kullanılır. Bitkisel reçine ve zamklar bitkilerin kabuk ve meyvelerinde bulunur, genellikle kabuk çizilmek suretiyle akıtılırlar. Bunların bazıları suda erir, bazıları da yalnız kabarırlar. Kolaya benzer yapışkan bir madde meydana getirirler. Bunlar koruyucu rol (arapzamkı) oynarlar, su dengesini denkleştirmek (kitre zamkı-gummi tragacanta) vazifesini görür veya yedek madde olarak kalırlar. Halk içinde plaster imalinde, tentürler, yumuşatıcı (muleyyin) ilaçlar olarak kullanılırlar.

Helmeli maddeler, hücre duvarlarını veya nişasta duvarlarını pekiştirici madde gibi sanılmaktadırlar. Birçok durumlarda, katı olarak kimyasal terkibi tespit edilememiştir.

Sepi Maddeler

Hemen hemen bütün bitkilerin muhtevasında mevcuttur. Bunlar maddelerin kullanımında ve hücre dahilinde, enerjilerin taksiminde iş görürler. Bundan başka bitkilere musallat olan birçok mantar ve bakterileri zehirlemek suretiyle koruyucu rol oynar. Sepi maddeler ikiye ayrılır. Tanaz enzimi te'siri altında mineral asid ve esaslar hidrolize edilen sepi maddeler, hidrolize olmayan sepi maddeler dahildir. Birinci grubu-tanenler, ikinci grubu da - kateşinler teşkil eder. Kimyasal açıdan sepi maddeler, anhidritler-asidfenoller mahsulüdürler. Bitkilerde mazı asidli glikoz esteri şeklinde kullanılırlar. Tıb pratiğinde, mide ve bağır-sak ağrılarında kızıştırıcı araç olarak kullanılmaktadır. Büzücü özelliği olduğun-dan cilt hastalıklarında ve kan dindirici araç olarak da kullanılır. Albüminler, alkaloidler, glikozidler ve ağır madenlerde erimez tanatlardan çöküntüler meydana getirdiğinden dolayı, yukarıdaki bileşimlerden meydana gelen zehirlenmelere karşı panzehir olarak kullanılır.

Organik Asidler

Genellikle birçok bitkilerde bulunan ekşi tad, organik asidlerden ileri gelmektedir. Bunlara kimyasal açıdan bakıldığında, özellikle yağlı ve kokulu karbon ve oksikarbon asidlerdir. Bitkilerde en çok rastlanan asidler elma, kehribar, fumar, glotar, malon, limon, benzoen vs.'dir. Bu asidleri ihtiva eden bitki usareleri, genellikle halk içinde hararete karşı, vitamin ve dietik araç olarak kullanılır.

Albüminler

Albüminler yüksek molekül ağırlığında fevkalade mürekkep azotlu bileşimlerdir. Bunların terkibine çeşitli amionasidler girerek, onların türlerini tayin ederler. Albüminler bitkilerde yapıcı (bileşiği meydana getiren) ve depo olarak kullanılırlar. Proteolitik fermentler ve sulandırılmış asidlerin te'siriyle albüminlerin yapıcısı olan aminoasidlere ayrılır. Bileşim albüminler, daha bir veya birkaç molekül şekerler, karotinler, yağlar, fosfatitler ve nukleik asidler verirler. İnsan organizmasında mübadele bozukluklarında veya yetersizlik hallerinde deva aracı olarak kullanılır.

Bitkisel Hormonlar

Bitkisel hormonlar, iki gruba ayrılırlar: Hayatiyet (biola); bunlar hücrelerin bölünmelerini, bitkinin embrional büyümesini te'min ederler. Ve auksinler ge-nellikle bitkilerin uç kısımlarında teşekkül ederek bitki organizmasının büyüme-sini (neşvüneme) tahrik ederler. Bitkisel hormonlar protoplazmasının biyosen-tetik seyrine de katılırlar. Bunların yokluğu bitkilerin gelişmesini durdurur. Hor-monların insan üzerindeki önemi henüz açıklığa kavuşmamıştır.

İnorganik Maddeler

Bitkilerde inorganik maddeler oksidler, karbonlar, sulfatlar, kloritler, fosfatlar, silikatlar vs, şeklinde görülür. Bunların bitkiler üzerindeki te'sirleri henüz tespit edilmemiştir, yalnız bunlardan birinin eksikliğiyle bitkinin büyümesinin bozulduğu bilinmektedir. Azot albüminlerin yapılışında yardım ettiği gibi, silisyum dokuların dayanıklılığında, potasyum ve kalsiyum da kloroformun teşekkülünde demirden faydalanmasını te'minde ve osmozun devamını desteklediği, bilinmektedir. Bundan başka bor da çiçek açma ve meyvelerin gelişmesine, bakır da albüminlere has bazı fermentlerin terkibine girdiği ve maddelerin kullanımında da zarûri olduğu tespit edilmiştir. Şimdi de az miktardaki birçok radyoaktif elementlerin, bitkilerin yaşamında müsbet te'sir ettiği, daha çok dozlarda da menfi te'sir ettiği bilinmektedir.

Bitkilerde çok az miktarda bulunmalarına rağmen, daha pek çok kimyasal terkipler mevcuttur, bunlar yalnız bitki türleri üzerinde değil, insan ve hayvan hayatı üzerinde de mühim rol oynarlar. Bunlar gıda olmakla beraber, sağlığımızı korumakta da deva olarak kullanılırlar.

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

apiterapi hakkında herşey

15/5/2008 ·

Yeni Bir Kavram: Apiterapi -1

Apiterapi : Hastalıkların yalnızca Arı ürünleri kullanarak  tedavi edilmesi yöntemlerine verilen genel bir isimdir. Son yıllarda bütün dünyada gelişmeye başlamıştır. Hastalıkları yalnızca arı ürünleriyle tedavi eden klinikler ve apiterapi merkezleri gitgide yaygınlaşmaktadır.

 

Bal başta olmak üzere arı ürünleri zaten yüzyıllardır halk arasında birçok hastalığın tedavi edilmesi amacıyla kullanılmaktadır. Son dönemlerde arı ürünleri ile yapılan tedavi amaçlı uygulamalar, bilimsel araştırmaların sonuçlarına dayanarak, apiterapi adı altında tıp dünyasında da genel kabul görmeye başlamıştır.

Ülkemizde henüz apiterapi merkezleri oluşturulup bu konu ile ilgili bilimsel çalışmalara başlanmamıştır. Fakat ülkemiz çok zengin ekolojik kaynaklara sahip olduğu için, bal ve diğer arı ürünleri konusunda büyük bir potansiyel taşımaktadır. Önümüzdeki yıllarda bu ürünler ve insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda ciddi çalışmalar yapılıp, gerekli yatırımların gerçekleştirileceğine inanıyoruz.

 

Hiç kuşkusuz insan sağlığını ilgilendiren konularda bu konunun uzmanlarına danışmak gerekir.

 

Aşağıda yalnızca arı ürünlerinin faydalarının anlaşılıp öneminin kavranabilmesi için, bal, polen, arı zehiri, arı sütü ve propolisin insan sağlığına olan etkileri kısaca maddeler halinde anlatılmıştır.

  

Apiterapi-2

Arıcılıktan sağlanan bal, polen, arı sütü, propolis, arı zehri ve bal mumu insan yaşamı ve sağlığı açısından son derece önemli ürünlerdir.

Her geçen gün sonuçlanan araştırmalar toplumların dikkatini bu konu üzerine çekmekte ve özellikle uzak doğu ülkelerinde başlayan ve dünyada hızla gelişen arı ürünleri ile tedavi yöntemleri hızla yaygınlaşmaktadır. “Apiterapi“ olarak adlandırılan ve yalnızca arı ürünleri kullanılarak yapılan bu tedavi yöntemlerinin uygulandığı Apiterapi merkezleri hızla yayılmaktadır.

Burada görev yapan araştırıcıların tıp alanında elde ettikleri sonuçlar çoğu kez şaşırtıcı boyutlara ulaşmaktadır.

Dünyanın her tarafından 100’ün üzerinde bilim adamının katılımı ile İsrail’de 26-30 Mayıs 1996’ da gerçekleşen “Arı ürünleri, Özellikleri ,Uygulanmaları ve Apiterapi” konulu konferansta konular kapsamlı olarak ele alınmış ve tartışılmıştır.

Günümüze değin yapılan çalışmalarda elde edilen sonuçlara göre arı ürünlerinin insan yaşamı ve sağlığı açısından önemleri site içerisinde bölümler halinde sunulmuştur.

Arı ürünleri içerisinde bütün dünyada daha yaygın olarak kullanılan arı sütü, polen ve balın satışı yapılmaktadır.

Her üç ürün bir arada kullanıldığında etkileri son derece yükseldiğinden tüketiciye her üç ürünü birlikte kullanmaları önerilmektedir.

Apiterapi amacıyla kullanılacak üç ürün birlikte değerlendirildiğinde organizma üzerinde son derece yararlı etkilerde bulunmaktadır. Genel olarak arı sütünün etkisi biyolojik aktiviteyi artırmak ve olumsuz etkileri ortadan kaldırarak motivasyonu sağlamak,polen ve balın etkileri ise bu işlemler sırasında gerekli hammaddeyi vücuda kazandırmak şeklinde tanımlanabilir. Bu amaçla kullanım alanları ve etkileri ortak değerlendirilmelidir.Her üç ürünün ortak olarak;

-Hücre üretimi ve yenilenmesi üzerinde etkili olduklarından organizmayı gençleştirir ve hücre metabolizmasını düzenleyerek organ ve sistemlerin daha fonksiyonel çalışmasını sağlarlar. Hücre üretimine olan etkileri nedeniyle de kan üretimini hızlandırarak kansızlığa ve bağışıklık sistemini artırarak bütün hastalıklara karşı vücudun savunmasını güçlendirirler.

-Gelişme ilgili bütün sorunlarda etkili olarak organizmanın sağlıklı gelişimini sağlarlar. Bu özellikleri ile yetersiz bedensel gelişime yararı olduğu gibi aşırı kilo alma sorunlarını da giderici etkiye sahiptir.

-Kan basıncını ayarlama özelliği ile düşük ve yüksek tansiyonda, damar sertliğini gidermede ve kan yağları olan kolesterol ve trigliserit düzeyinin düşürülmesinde etkilidir.

-Sinir hücrelerinin motivasyonunu sağlaması nedeniyle stres ve depresyon durumlarında, zeka gelişiminde ve zihinsel fonksiyonlarının artırılmasında, MS vs gibi çeşitli sinir sistemi rahatsızlıklarında, kemik gelişimde, çeşitli organ ve sistemlerin fonksiyonlarının düzenlenmesinde önemli derecede etkilere sahiptir.

-Cinsel ve üreme ile ilgili faaliyetlerin düzenlenmesinde ve etkinliğin artırılmasında,

-Enzim ve hormon dengesinin sağlanmasında ve bu yönü ile uzun sürede diyabetin tedavisinde,

-Sindirim sistemi rahatsızlıkları  ve metabolik faaliyetlerin düzenlenmesinde,

-Yaşlanmayla ilgili cilt problemleri, saç dökülmesi, halsizlik, bitkinlik, uykusuzluk ve akla gelebilecek her türlü sağlık probleminin çözümünde etkili sonuçlar vermektedir.

 

BAL-1

 

En çok bilinen arı ürünü olan bal, insanlar tarafından temel olarak besin maddesi, enerji kaynağı ve çeşitli hastalıkların tedavisi amacıyla kullanılır.

Balın mide ve bağırsaklar üzerine olan iyileştirici etkisi yüzyıllardan beri bilinmektedir.

Bal yara ve yanıkların tedavisinde başarıyla kullanılabilir. Yara ve yanıkların tedavisinde kullanılan krem ve antibiyotiklerin, yara izi ve yara kabuğu gibi olumsuz etkileri bulunmakta, bal kullanılmasıyla bu olumsuz etkiler görülmemektedir. Yanıklara karşı kullanılan silver sulfadiazine yerine bal kullanımıyla iyileşme daha kısa bir süre içinde gerçekleşmektedir.

 

Bal kronik sindirim sistemi hastalıklarından özellikle peptik ülser ve hazımsızlığa, duodenal ülsere, çocuklarda ise bakteriyel gastroenteritis'e karşı etkili bir şekilde tedavi amacıyla kullanılmaktadır.

 

Bal antibakteriyel özelliği ile ağız, boğaz ve bronş enfeksiyonlarına karşı kullanılmaktadır.

Tıbbi bitki ekstraktlarıyla beslenen bal arısı kolonilerinden elde edilen ballar, larenjite, üst solunum yolları enfeksiyonlarına, kronik ülser ve yaralara karşı kullanılır.

Klinik araştırmalarda ise gözde, kararakt hastalığına, konjiktivit ve çeşitli kornea rahatsızlıklarına karşı, direkt gözün içine uygulanarak kullanıldığı bildirilmektedir.

Balın ayrıca, böbrek fonksiyonlarını düzenleyici, uykusuzluğu giderici, ateş düşürücü etkileri bulunmakta, kalp, dolaşım sistemi hastalıkları, karaciğer rahatsızlıklarına karşı kullanılmaktadır. Nekahet durumundaki hastalara %20-40 ballı su solüsyonu enjekte edildikten sonra genel durumun iyileştiği bildirilmiştir.

 

  

Bal-2

Üretimi M.Ö. 4000 yıllarına ve tüketimi daha eskilere dayanan bal tarih boyunca insan beslenmesi ve sağlığı açısından önemini almış,mağara resimlerine konu olmuş ve keşfedildiği günden bugüne değin besinler arasında belki de en gizemlisi olarak dikkatleri üzerinde toplamayı başarmıştır.

Küçücük bir canlının binlerce çiçeği dolaşarak insana sunduğu balın insan sağlığı için yine yadsınamaz öneme sahip olduğu kabul edilen bitkilerin ve özellikle de onlara ait çiçeklerin özsuyundan oluşturulması insanların ilgisinin artmasına neden olmuştur.

Arıların yutak üstü salgı bezlerinden salgılanan  glükooksidaz enziminin glikozu okside etmesi ile balın içerisinde oluşan  Glükonik asit ve H2O2 (hidrojen peroksit) balın anti bakteriyel bir etkiye sahip olmasını sağladıkları gibi kaynağını oluşturan bitki türüne bağlı olarak değişen oranda balın anti bakteriyel etkisi artabilmektedir.Bala uygulanan ısı ve ışık bu etkilerin azalmasına neden olmaktadır.

İnsan beslenmesinde alınması zorunlu görülen enerjinin çay şekeri olarak bilinen sakaroz yerine balla alınması insan sağlığı açısından ayrı bir öneme sahip bulunmaktadır. Sakarozun organizmada emilebilmesi için enzimlerle monosakkaritlere indirgenmesi gerekmektedir. Bu reaksiyon için gerekli olan enzimler ise sindirim sistemi üzerinde tahriş edici bir etkiye sahiptirler. Aşırı sakaroz kullanımı kanda kolesterolün yükselmesine,damarların sertleşmesine ve aşırı kilo almalara neden olur. Baldaki şekerler ise doğrudan organ ve sistemler içerisine girerek hazır enerji olarak kullanılırlar. Aşırı alındıklarında tamamı yakılarak sakarozda olduğu gibi böbrekler üzerinde olumsuz etkileri olmaz. Yorulmayan böbrek diğer zararlı maddelerin atılmasında daha çok fonksiyona sahip olur. Bal karaciğerde glikojen düzeyini yükselterek metabolik olayların hızlanmasına detoksik etkisinin artmasına neden olmaktadır. Alkol ile bal yeme alışkanlığı insanın bu uygulama sonucu duyduğu rahatlık sonucu geliştirdiği bir alışkanlıktır. Bal sindirime doğrudan etkili bir madde olup diğer besinlerin de daha iyi emilmesini ve bunlardan yararlanma düzeyini yükseltir. Bu nedenle gelişme bozukluklarında,hastalık ve nekahet sırasında alınması organizmanın daha çabuk toparlanmasında yardımcı olur.

 

 

 

BAL VE APİTERAPİ-3

                Apiterapi, arı ürünlerinin bir yada birden fazla hastalığın önlenmesi yada iyileştirilmesi  amacıyla kullanılması şeklinde tanımlanabilir.

 

         Bal ve Apiterapi:

·        BAL bir doğal enerji kaynağıdır. Bu nedenle çocuklar,  yaşlılar, sporcular, hasta ve düşkünlerle birlikte normal sağlıklı insanlar tarafından da severek ve bilinçli olarak tüketilmektedir.

·        BAL  kemiklerde Kalsiyum fiksasyonunu artırmaktadır..

·        BAL iştah artırmakta, enerji ve direnç kazandırmaktadır.

 

         Balın besin içeriğinin insan sağlığına etkisinin yanı sıra olağanüstü bir özelliği de vardır ki, bu özellik ANTİMİKROBİYAL aktivitesidir. Balın bu özelliği nedeniyle Hipokrat zamanından beri hastalıklarda tedavi edici bir araç olarak kullanıldığı bilinmektedir. Eski Mısırlıların; cerrahi pansumanda, göz iltihaplarının tedavisinde, Çinlilerin ve Hintlilerin de; çiçek hastalığının yayılmasını önlemede hasta vücudunu bal ile kapladıkları  bilinmektedir.

         Orta çağda, yara ve yanıkların bal ile tedavi edilmesi, kulak iltihabında; kulağa balın akıtılması, difteri vakalarında; çocukların ağız ve boğazlarına içten balın sürülmesi ilginçtir. Bazı Nijerya yerlileri balı halen öksürük kesici olarak kullanmaktadırlar.

         İnsan vücuduna etki eden çoğu mikroorganizma balda yaşamını sürdürememektedir.

Bal, temas ettiği mikroorganizmaları öldürdüğü gibi içerisinde de barındırmamaktadır. Öyle ki Mısır piramitlerinde bulunan ve Postum’da M.Ö. 6. asra ait çömlekler, içindeki balların biraz katılaşmakla beraber vasıflarını hiç kaybetmemesi, balda mikroorganizmaların  yaşayamadığını tarihi bir gerçek olarak göstermektedir.

         İngiliz ve Amerikan hastanelerinde birinci sınıf mikrop öldürücü olarak bal kullanıldığını, Almanya’da yara ve soğuk algınlıklarından kaynaklanan hastalıklarda, baldan bu yönü ile istifade edildiğini görmekteyiz. Alman Dr. Zaiss’in mikrop öldürücü olarak balı tentürdiyot ‘a tercih ettiğini belirtmesi de ilginçtir.

         Balın yaraların ve enfeksiyonların iyileşmesini sağlamak için kullanımı 1981yılında Dünya Sağlık Formu tarafından da önerilmiş olup, Pharmaceutical Journal’da (Eczacılık Dergisi 1982) apse, çıban, göz yangıları, ishal, üriner sistem enfeksiyonları, dizanteri etkeni, deri ve ağız içi enfeksiyonlarına antimikrobiyal etkisinin olduğu rapor edilmiştir.

         1992’ de yayımlanan Bee World dergisinde, balın antimikrobiyal aktivitesi ile ilgili  orijinal makalede Kur’an-ı Kerim’de ki konu ile ilgili ayetler verilmiş ve bu doğa üstü gıdanın insanlar için şifa kaynağı olduğu açıklanmıştır.

         Balların antimikrobiyal aktivitesi için farklı mekanizmalar ileri sürülmüştür. İleri sürülen mekanizmalardan biri, balın sahip olduğu yüksek şeker konsantrasyonudur. Bir diğer sebebi de balda enzimsel olarak üretilen H2O2’dir. Üçüncü olarak da balın düşük pH’sıdır (ort. 3.2-4.5).

         Balın çeşitli hastalıklara karşı tedavi edici özelliğini incelemek amacıyla birçok araştırma yapılmıştır. Bu konuyla ilgili ilgi çekici çalışmalardan birisi 1991’de King Suud Üniversitesi tarafından yapılanıdır.

Yapılan bu çalışmanın sonunda gastrit ve on iki parmak bağırsağı ülserine sahip hastalara, alternatif bir tedavi olarak balın tek başına veya antimikrobiyal bir ajanla uygun bir bileşiminin kullanılması önerilmiştir.

         Farklı bal tiplerinin antimikrobiyal etkileri  arasında büyük değişiklikler vardır. Floral kaynakları farklı olan ballarda görülen varyasyon asitlik, ozmolarite, H2O2 ve diğer komponentlerin farklılığı nedeniyle olmaktadır. Lavanta, karahindiba, balçiği, ve kolza balları yüksek antimikrobiyal aktiviteye sahipken orman gülü, okaliptüs ve portakal nispeten düşük aktivite göstermektedir. Balın antimikrobiyal etkisini destekleyen bir başka bildiriş de ,  eşit miktarda bal, çavdar unu ve zeytin yağı karışımı ile hazırlanan kremin günde üç kez kullanımı ile inek ve atlarda görülen ve kangrene dönüşen yaraları dahi tedavi ettiği sonucuna varan Lucke’nin bildirişidir( Lucke, 1935).

         Bal, karaciğer rahatsızlıklarında da başarı ile kullanılmaktadır. Bu başarıda balın antimikrobiyal etkisinin yanında, früktozun doku ve kasları yumuşatıcı ve gevşetici özelliği de önemli sayılabilir.

         Balın  çeşitli araştırmalar sonucunda, doku oluşmasını hızlandırdığı, yara ve yanık izlerini azalttığı (Arman, 1980; Dumronglert, 1983), bazı ülkelerde doktorlar tarafından katarakt ve kojuktivit ile bazı kornea rahatsızlıklarında başarı ile kullanıldığı bildirilmektedir (Mikhailov, 1950).  Ayrıca kornea ülserinin de saf bal ile  veya  vazelin yerine bal ile hazırlanan  % 3 lük sulphidine pomadı ile başarılı bir şekilde tedavi edildiği görülmüştür.

 

POLEN-1

Polen insan beslenmesi için çok büyük öneme sahiptir.

·       Büyümeyi hızlandırıcı,

·       Yorgunluğu giderici,

·       Kansızlığı önleyici,

·       Metabolizmayı düzenleyici etkileri bulunur.

Polen besin değeri bakımından, diğer tarımsal ürünlerle karşılaştırılmış ve daha fazla oranda

·       protein,

·       demir,

·       vitamin,

·       riboflavin,

·       niacin içerdiği belirlenmiştir.

Polen, polen alerjisi olan kişilerin tedavisine yardımcı olarak kullanılır.

Tıpta ayrıca prostat hastalıklarının tedavisinde kullanıldığı belirtilmektedir.

Polenin insan ve hayvanları X ışınlarının zararlı etkilerinden koruduğuna dair bazı bilimsel çalışmalar da bulunmaktadır.

 

Fareler üzerinde yapılan bir çalışmada polenin, karaciğer hastalıklarına karşı iyileştirici bir etkiye sahip olduğu bildirilmiştir. Fareler üzerinde yapılan bir başka çalışmada polenle beslenmenin gebelik döneminde vücut ağırlığında artış sağladığı, toplam protein ve albüminde yükselmenin olduğu ve polenle beslenmeyenlere göre fetüste ölüm oranın daha düşük olduğu belirlenmiştir.

 

 

 

 

 

Polen -2

Polenin insanlar tarafından ilk kullanımı Eski Çin, Pers, Mısır ve Yunanistan’da olmuştur.

Hurmanın poleninde gonatotropik hormonların bulunması, Bedevilerin kısırlık tedavisinde bu bitkinin polenini kullanmalarını doğrulamaktadır.

Polenin, Doğal bir BESİN KAYNAĞI olması nedeniyle Avrupa’da insan beslenmesinde kullanımı hızla artmaktadır. Avrupa ülkelerinde son 30 yılda yapılan bilimsel çalışmalar  ve klinik test sonuçları, polenin prostat, alerjik hastalıklar ve kanser türlerine etkisi  üzerinde yoğunlaşmıştır( Dennis, 1966 ).

Polen insanlar tarafından günlük olarak PROTEİN , VİTAMİN VE MİNERAL MADDE gereksinimini karşılamak için doğrudan doğruya kullanılabilmektedir.

Ayrıca besleme amacıyla az miktarda alınan polenin SİNERJİK  etki yaparak pek çok yarayışlı maddenin karşılıklı etkileşmesi ile metabolizmayı ve sindirimi iyileştirmekte  olduğu   bildirilmiştir.( Krell, 1966 ).

Günümüzde bilimsel içerikli olmayan birçok sağlık dergilerinde polen tüketiminin etkileri ve yararları ile ilgili yazılar göze çarpmakta, polen içerikli birçok ürünün insanlarda müzmin hastalıkları iyileştirici ve tedavi edici özellikleri konusunda görüşler bildirilmektedir. Bu sonuçlar , hastalık belirtilerinin polen kullanımı ile kaybolduğuna tanık olan bazı doktorların ve ilgililerin bilimsel anlamda tam olarak kanıtlayamadıkları hususlar olup üzerinde önemle durdukları bilgilere dayanmaktadır.

 

 

Polenin İyileştirici ve Tedavi Edici Özellikleri (Sharma and Singh.,1980)

Artırıcı etki

İyileştirici etki

Atletik performans

Kanser (Hayvanlarda)

Sindirim kolaylığı

Soğuk algınlığı

Doku yenileme

Ağrı-apse

Genel canlılık

Erkekte kısırlık a

Cilt canlılığı

Anemi b

İştah b

Yüksek tansiyon b

Hemoglobin miktarı b

Sinirsel ve endokrin rahatsızlıklar b

Seksüel etki

Ülserler

Performans (Yarış atları)

 

a Ridi et al., 1960          Sharma and Singh, 1980

 

         Polenin sağlık konusunda en önemli etkisi KRONİK PROSTAT ile ilgilidir. Polenin prostat rahatsızlığı sonucu oluşan ateşi düşürdüğü rapor edilmiştir ( Dennis, 1996 ). Polenin prostat hastalığını tedavide tam olarak neye yaradığı bilinmemektedir. Ancak polenin yüksek seviyede çinko içermesi ve prostat salgılarının çıkmasında çinkonun anahtar element olması dikkat çekicidir. Yapılan bir denemede, kronik prostat vakalarında 3 ay süreyle denenen polen % 92 başarı sağladığı görülmüştür.

         Polenin bir diğer etkisi  X  ışınlarına karşı koruyucu etkisi olmasıdır. (Wang,1984 ). Bu konuda yapılan çalışmalar polenin radyasyonun olumsuz etkilerini azalttığını göstermektedir.

Polenin aynı zamanda lösemi vakalarında oldukça etkili olduğu rapor edilmiştir.

Polenin kansere karşı olumlu etkisinin nedeni, yapısında bulunan yüksek seviyedeki karotenoidlere bağlanmaktadır.

         Polenin, hayvanlara besin olarak verilmesi de olumlu sonuçlar vermiştir. Örneğin tavukların yemlerine %2.5 polen eklendiğinde istatistiksel olarak önemli ölçüde yemden yararlanmayı artırmıştır.

         Arılar tarafından toplanan polenin değişik oranlarda antibiyotik içermesi, bağırsak ve kan hemoglobini üzerinde olumlu etkiler sağlamaktadır.

Bazı raporlar da polenin CİNSEL HORMONLARI beslediği ve uyardığı belirtilmiştir.

Bu nedenle özellikle gençlerin gelişme çağında  beslenmesinde polen tüketimi büyük yarar sağlayacaktır.

         Polenin SOLUNUM SİSTEMİ üzerinde de olumlu etkisi vardır ki; 110 mg polen extraktı ve 100 mg aspirinden oluşan fluaxin ticari isimli preperatın soğuk algınlığı ve gribe karşı başarılı sonuçlar verdiği bildirilmiştir. (Hanssan, 1979 ).

         Polonya’ da 8-12 yaş grubu çocuklarda yapılan araştırmalara göre günde 20 g polen verilen öğrenciler ile polen verilmeyen öğrenciler arasında önemli derecede farklılıklar meydana gelmiştir. Polen alan öğrencilerin kan ile ilgili bütün değerlerinde artış saptanmış ve organizmada genel fizyolojik durum ile vücut direncinde iyileşme görülmüştür. Sinir sistemi üzerinde ki etkileri de dikkate değer bulunmuştur. Yine Polonya Farmakoloji ve Toksikoloji Enstitüsü tarafından yapılan araştırmalar sonucu polenin lipit (yağ) metabolizması bozukluğunda, kan serumunda ki trigliserit düzeyinin düşürülmesinde oldukça etkili olduğu belirlenmiştir.

         Çeşitli bildirişler de polenin kronik kolit, mide ülseri, mide kanaması, kronik ishal ve kabızlıkla, anemi tedavisinde, kolesterol, hepatit de başarıyla kullanıldığını görmekteyiz.

Polen dağcılık yapanlar, pilotlar, yüksek rakımlarda bulunanlar için uygun bir gıda maddesidir. Çünkü polen yüksek irtifa hastalığının semptomlarını azaltmakta ve uyumu arttırmaktadır.

 

  

Polenin kullanım alanları.

·        Bambusların beslenmesinde ,

·        Polen evcil hayvanların, özellikle yarış atlarının beslenmesinde ve laboratuar böceklerinin yemlerine eklenerek büyüme hızını artırmakta kullanılmaktadır.

·        Arılar tarafından peteklere depo edilen ve arı ekmeği olarak bilinen polen özellikle çocukların beslenmesinde kullanılmaktadır. Doğal yada yapay olarak hazırlanan arı ekmeğinin bozulmadan uzun süre saklanabilmesi özelliği de önemlidir (Krell, 1996).

Yorum (yok) Yorum yaz!